ELÇİLERE KARŞI ÇIKILMASININ NEDENLERİ

Önde gelenlerin elçiye tuzaklar kurmalarının temelinde Allah’ın elçilerinin ve onun destekçisi olan müminlerin, inkarcıların düzenlerini bozmaları yatar. Resuller kendi yaşadıkları toplumu Allah'tan başka kimseye kulluk etmemeye çağırmaktadırlar. Bunun sonucunda insanlar Allah'a yönelecekler ve Kuran'da bildirilen adalet ve güzel ahlak yapısı topluma hakim olmaya başlayacaktır. Dürüstlük, samimiyet, fedakarlık, çalışkanlık gibi üstün ahlak özellikleri yaşanacaktır. Elbette ki bu durum yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, haksızlık ve zulümle makam, mevki ve menfaat elde etmeyi alışkanlık haline getirmiş, 'çirkin utanmazlıkları', ahlaksızlığı ve Allah'ın sınırlarını çiğnemeyi yaşam tarzı olarak benimsemiş kimseleri rahatsız eder. Bu kişiler makam, mevki ve mal varlıkları ile kendilerine bağımlı kıldıkları, diledikleri şekilde yönlendirdikleri ve emirlerinde çalıştırdıkları insanları artık diledikleri şekilde yönetemeyeceklerinden korkarlar. Çünkü Resulün tebliğine teslim olan kişiler gerçekte yalnızca Allah'a teslim olur ve yalnızca Allah'tan korkup sakınmaları gerektiğini bilerek hareket ederler. Sahtekarlık yapmaktan çekinir, harama el uzatmaz, hırsızlık, bozgunculuk yapmaz, fakirin yetimin hakkını korurlar. İşte bu yüzden peygamber ve müminlerin yaptıkları inkarcıların çıkarlarını zedelemektedir.

İnkarcıların önde gelenlerini rahatsız eden bir başka durum ise, sahip oldukları güç, itibar ve iktidara rağmen kendilerinden olmayan, dahası kendilerini ve sistemlerinin yanlışlığını ortaya koyan bir insanın din ahlakını yayarak toplumda kabul görmesidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu insanlar olayı tümüyle bir kişisel çekişme olarak görür ve peygamberin kendilerine üstün gelmesini hazmedemezler.

Allah’ın elçilerinin, dünyanın en akıllı, en güzel ahlaklı insanları olduğu çok açık bir gerçektir. Buna rağmen elçileri kıskanan önde gelen inkarcılar kendilerince bu değerli insanları, özellikle toplum önünde küçük düşürmeye çalışmışlardır.

Örneğin dönemin inkarcıları Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)''e de büyük iftiralar atmışlardır. Akıllarınca alay ve hakaret içerikli sözlerle Allah Katı'nda çok üstün olan bir insanı, kendisine inananların gözünden düşürmeye çalışmışlardır. Ancak yaptıklarıyla hiçbir sonuca ulaşamamışlar, bu, iman edenlerin daha çok şevkini artırmış, onların birbirlerine daha çok bağlanmalarına neden olmuşlardır. Allah bu kişilerin iftiralarından bazılarını şöyle haber vermektedir:

İnkar edenler dediler ki: "Bu (Kur'an) olsa olsa ancak onun uydurduğu bir yalandır, kendisi düzüp uydurmuş ve ona bir başka topluluk da yardımda bulunmuştur." Böylelikle onlar, hiç şüphesiz haksızlık ve iftira ile geldiler. Ve dediler ki: "Bu, geçmişlerin uydurduğu masallardır, bir başkasına yazdırmış olup kendisine sabah akşam okunmaktadır." De ki: "Onu, göklerde ve yerde gizli olanı bilen (Allah) indirmiştir. Doğrusu O, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir." (Furkan Suresi, 4-6)

Önde gelenlerin Resule tepki duymalarının bir başka nedeni ise, kendi değer yargılarına göre önde gelenlerden olmayan bir kimsenin liderliğini çekemeyişleri ve olayları kendi basit mantıklarına göre değerlendirmeleridir.

ÖNDE GELENLERİN ELÇİYİ TAKDİR EDEMEMELERİ

İnkarcıların en büyük özelliği vicdanlarını kullanmadıkları için akılcı değerlendirmeler yapamamalarıdır. Kuran'da bu konuya sık sık dikkat çekilir. Ve kuşkusuz bu özellik, inkarcıların önde gelenleri için de geçerlidir.Önde gelenlerin bu durumlarını en iyi ortaya çıkaran göstergelerden biri de Elçiye olan yanlış bakış açılarıdır. Resul Allah'ın elçisidir ve toplumu O'nun yoluna iletmek için gönderilmiştir. Bu, elbette son derece büyük ve önemli bir sorumluluktur. Ancak önde gelenler bu inceliği kavrayamaz ve Resulü de sıradan bir insan gibi değerlendirerek onun tebliğ ettiklerini kendi saçma kural ve gelenekleri içinde değerlendirirler.

Önde gelenlerin en katı oldukları kural ve geleneklerden biri, liderlik vasfı ile ilgilidir. Cahiliye toplumlarındaki genel kurala göre, bir kimsenin lider olarak kabul edilmesi için mutlaka maddi birtakım vasıflar gerekir: Lider, ya soylu ve ünlü bir ailenin üyesi olmalı ya da çok zengin birisi olmalı, yani bir başka deyişle kendilerinin "elit" olarak adlandırdıkları sınıfın bir üyesi olmalıdır.

İnkarcılar Elçinin tebliğini de bu basit mantık içinde değerlendirirler. Onlara göre, "eğer Allah'ın bir elçisi olacaksa", bu kendi çevrelerinden yani zengin ya da ünlü birisi olmalıdır. Kendi sosyal sınıflarına dahil olmayan kimselerin Allah'ın elçisi ve dolayısıyla toplumun lideri olabileceğini kabul edemezler.

Kuran'da bildirilen Talut kıssasında inkarcıların bu bakış açısı şöyle haber verilmektedir:

"Onlara peygamberleri dedi ki: "Allah size Talut'u (melik olarak) gönderdi." Onlar: "Biz hükümdarlığa, ona göre daha çok hak sahibiyken ve ona bir mal (servet) bolluğu verilmemişken, nasıl bizi (yönetmek üzere) hükümdarlık (mülk) onun olabilir?" dediler. O (şöyle) demişti: "Doğrusu Allah size onu seçti ve onun bilgi ve bedenî gücünü arttırdı. Allah, kime dilerse mülkünü verir; Allah (rahmeti ve gücü) geniş olandır, bilendir." (Bakara Suresi, 247)

Önde gelenlerin bu yüzeysel ve hatalı bakış açısı oldukça yaygındır. Hz. Muhammed (sav)'in Risaleti de kavminin önde gelenleri tarafından tanınmamış ve Kuran'da haber verildiği üzere, "Zikir (Kuran), içimizden ona mı indirildi?..." (Sad Suresi, 8) şeklindeki ifadelerle yüz çevirmişlerdir. Başka ayetlerde, önde gelenlerin bu psikolojisi şöyle anlatılır:

"Ancak kendilerine hak gelince, dediler ki: "Bu bir büyüdür, doğrusu biz ona (karşı) kafir olanlarız." Ve dediler ki: "Bu Kuran, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf Suresi, 30-31)

Allah, önde gelenlerin bu ifadesine karşılık bir sonraki ayette şöyle buyurmaktadır:

"Senin Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?..." (Zuhruf Suresi, 32)

İnkarcıların bu sapkın bakış açısına göre, Elçiyi Allah'ın seçmiş olması yeterli değildir. Onların tek kıstası maddi zenginliktir ve dolayısıyla da Resulü de bu kıstasa göre değerlendirmektedirler. Onların mantığına göre, Resul büyük bir maddi güce sahip olmalıdır ki, kendisine itaat edilsin. Kuran'da, inkar edenlerin Resulden bu beklentileri şöyle haber verilir:

"Andolsun Biz bu Kuran'da her örnekten insanlar için çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsanların çoğu ise ancak inkarda ayak direttiler. Dediler ki: "bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız ya da sana ait hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın.Veya öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze parça parça düşürmeli ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza (şahit olarak) getirmelisin. Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize okuyabileceğimiz bir kitap indirilinceye kadar senin yükselişine de inanmayız.De ki:"Rabbimi yüceltirim;ben,elçi olarak bir beşerden başkası mıyım?" (İsra Suresi, 89-93)
Oysa müminler Elçiye herhangi bir maddi özelliği nedeniyle değil, Allah onu seçmiş olduğu için bağlanmışlar, imanı ve Allah'a olan yakınlığı nedeniyle ona biat etmişlerdir. İnkar edenler ise, bu inceliği kavrayacak durumda değillerdir. Onların çarpık mantığına göre, en çok mülke kendileri sahiptir ve dolayısıyla sözü dinlenmesi gereken kişiler de kendileridir.

İşte inkarcıların Elçiye ve müminlere yaptıkları saldırılar ve bunun sonucunda ortaya çıkan iki taraf arasındaki büyük mücadelenin en önemli nedenlerinden biri budur.

Önde gelenler ile Elçi arasındaki ilişkinin çarpıcı bir örneği ise, Hz. Musa ve Firavun arasında geçen mücadeledir.

HZ.MUSA VE FİRAVUN    

Firavun, Kuran'da bildirildiğine göre, Mısır halkını sahip olduğu maddi ve askeri güç ile yöneten ve baskı altında tutan bir zalimdi. Özellikle Mısır'da köle olarak çalıştırılan İsrailoğullarını baskı altında tutuyor ve işkenceye uğratıyordu. Kuran'da, Firavun'un iktidarı şöyle tarif edilir:

"Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı." (Kassas Suresi, 4)

Allah, İsrailoğulları'nı Firavun'un azabından kurtarmak ve onları Kendi yoluna yöneltmek için Hz. Musa'yı Elçi olarak gönderdi. Hz. Musa, Firavun'dan İsrailoğulları'nın kendi önderliğinde Mısır'dan ayrılmasına izin verilmesini istedi. Oysa Firavun, kendi iktidarına gölge düşürecek böyle bir şeye asla izin vermeyi düşünmüyordu. O, kendisinin "tüm Mısır'ın Rabbi" olduğu iddiasındaydı. Kavmini eziyor ve onlara kendi düşüncelerini tek doğru olarak kabul ettirmeye çalışıyordu. Öyle ki, kavmine şöyle seslenmişti:

"... Ben, size yalnızca gördüğümü (kendi görüşümü) gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan da başkasına yöneltmiyorum." (Mümin Suresi, 29)

Bu nedenle Firavun, Hz. Musa'nın kendisine gelip İsrailoğulları'nın kendi önderliğine bırakılmasını istemesini kabul etmemişti. Ona göre, tüm Mısır'ın mülkü ona aitti ve kendisinin aksine hiçbir malı-mülkü bulunmayan Hz. Musa'nın, İsrailoğulları'na önderlik yapması düşünülemezdi.

Firavun Hz. Musa'ya karşı derin bir kıskançlık ve nefret hissetmiş, dünyada sahip olduğu makam, mal, mülk, iktidar gibi üstünlükleri ön plana çıkararak, göz boyayıcı sözlerle Allah’ın elçisini küçümsemeye çalışmıştır. Firavun'un sözleri şöyledir:

"Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: 'Ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?'

'Yoksa ben, şundan daha hayırlı değil miyim ki o, aşağı (sınıftan) bir zavallı ve neredeyse (sözü) açıklamadan yoksun olan (biri)dir. Bu durumda (eğer doğruysa), üzerine altından bilezikler atılmalı ya da yakınında yer almış vaziyette onunla birlikte melekler gelmeli değil miydi? Böylelikle kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler.

Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdi." (Zuhruf Suresi, 51-54)

Görüldüğü gibi Firavun "Mısır'ın Rabbinin" kendisi olduğunu iddia etmektedir. Oysa Hz. Musa, Allah'ın "göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olan herşeyin Rabbi" olduğunu söylemektedir. Yani Mısır da buna dahildir! Bu durum Firavun'un rahatsız olmasına neden olmuştur. Ayetlerde Musa Peygamber ve Firavun arasında geçen konuşmalar şöyle haber verilmektedir:

"Firavun dedi ki: 'Alemlerin Rabbi nedir?'(Musa) Dedi ki: 'Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olan herşeyin Rabbidir. Eğer 'kesin bilgiyle inanıyorsanız' (böyledir).'(Firavun) Çevresindekilere dedi ki: 'İşitiyor musunuz?'(Musa:) Dedi ki: 'O sizin de Rabbiniz, geçmişteki atalarınızın da Rabbidir.'(Firavun) Dedi ki: 'Şüphesiz size gönderilmiş bulunan elçiniz, gerçekten bir delidir.''Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbidir' dedi (Musa).(Firavun) dedi ki: 'Andolsun, benim dışımda bir ilah edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım'." (Şuara Suresi, 23-29)

Firavun'un Hz. Musa'ya düşmanlık beslemesinin nedeni, onun anlattığı gerçeklerin kendi kurmuş olduğu düzeni yıkacağı korkusudur. Firavun Allah'ın varlığını bilmekte ve bunu ifade de etmektedir. Ayette şöyle buyrulur:
"Firavun dedi ki: Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum." (Kasas Suresi, 38)

Firavun'un bu yaklaşımı Kuran'da "kavmin önde gelen inkarcıları" olarak örnek verilen kişilerin de genel özelliğini oluşturur. İnkarcıların en önemli özelliklerinden biri çarpık bir Allah inancına sahip olmalarıdır. Dolayısıyla Allah'ın kendilerine itaat edilmesi için gönderdiği Resulleri de tanımazlar. Ayrıca Resul onlara kurdukları sistemin sapkın olduğunu bildirmekte, onları haksız yere elde ettikleri tüm çıkarlarından vazgeçmeye davet etmektedir. Ve en önemlisi, Resul onlardan kendisine tabi olmalarını istemektedir. Kendilerini beğenmiş, sahip oldukları nimetlerden dolayı şımarmış olan inkarcı önde gelenler, kendilerine gelen bu teklife de öfke ve düşmanlıkla cevap verirler.

Allah bu kişilerin içine düştükleri durumu ve elçiliği dilediği kimseye vereceğini ayetlerinde şöyle bildirmektedir:

Böylece Biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada hileli- düzenler kursunlar diye- oranın suçlu-günahkarları kıldık. Oysa onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna varmazlar. Onlara ne zaman bir ayet gelse, derler ki: "Allah'ın elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilene kadar biz kesin olarak inanmayacağız." Allah, elçiliğini nereye vereceğini daha iyi bilir. Bu, suçlu-günahkarlara, kurdukları hileli-düzenleri nedeniyle şiddetli bir azab ve Allah Katı'nda bir küçüklük isabet edecektir. (Enam Suresi, 123-124)

Kavmin önde gelenlerinin Resule karşı besledikleri bu düşmanlık, kısa bir süre içinde çeşitli saldırılarla ortaya çıkar.