ELÇİLERE KURULAN TUZAKLAR

Kuran'daki peygamber kıssalarının büyük bir bölümünde, inkarcı kavmin önde gelenlerinin elçilere karşı giriştikleri saldırılar, düzenledikleri komplo ve iftiralar anlatılır. Öyle ki, kavmin inkarcılarından bu tür tepkiler almayan elçi yoktur.

Ancak önde gelenlerin elçiye karşı giriştikleri bu tür hareketlerin ilginç bir yönü vardır: Önde gelenler, hiçbir zaman "biz Allah'ı tanımıyoruz ve bu nedenle de bizi O'nun hükümlerine davet eden Resulüne karşıyız" demezler. Tam tersine, önde gelenlerin iddiası, kendilerinin doğru sözlü, elçinin ise yalancı olduğu şeklindedir: Kendilerinin gerçekte Allah'a inandıklarını ama Resulün Allah'ın elçisi olmadığını, dünyevi çıkarlar peşinde koşan bir sahtekar olduğunu öne sürerler. Elçiye inananların "kandırılmış", "büyülenmiş" insanlar olduklarını iddia ederler ve toplumu "elçiden kurtarmak" için harekete geçerler. Onlara göre sahip oldukları cahiliye düzeni son derece doğru bir düzendir ve "nereden çıktığı belli olmayan bir adam" bu düzeni bozup kendi menfaatleri için karışıklık çıkarmaya çalışmaktadır.
Peygamberler gibi son derece güzel ahlaklı, akıllı, her yönden çok üstün ve değerli insanların kötülüğünü isteyen bu kişilerin genel ruh hali de elbette oldukça bozuktur. Öyle ki Elçilere tuzak kuranların rahatça cinayet işleyebilecek bir karakterde olduklarını Kuran'da verilen örneklerden anlamamız mümkündür. Örneğin Hz. Yusuf'u kıskandıklarından dolayı küçük yaşta kendisini öldürme planları yaparak tuzak kuran kardeşleri Kuran'da şöyle haber verilmiştir:

"Öldürün Yusuf'u veya onu bir yere atıp-bırakın ki babanızın yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz." (Yusuf Suresi, 9)

Ayetten anlaşıldığı gibi bu tuzakları hazırlayanlar iyi insan olma iddiasıyla ortaya çıkabilmektedirler. Toplumun iyiliğini isteyen insanlar olduklarını iddia ederek kamuoyuna dürüst ve güvenilir gözükmeye çalışmaları inkarcıların çok önemli bir özellikleridir. Firavun da, kavminin önünde Hz. Musa'yı ölümle tehdit etme nedeni olarak dine zarar vermesinden ve fesat çıkarmasından çekindiği iddiasını öne sürmüş, onca zalimliğine rağmen kendisini bu değerlerin koruyucusu ilan etmiştir. Firavun'un Kuran'da haber verilen sözleri şöyledir:

Firavun dedi ki: "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim de o (gitsin) Rabbine yalvarıp-yakarsın. Çünkü ben, sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum." (Mümin Suresi, 26)


Buna göre Firavun, kavmini sözde Hz. Musa'dan "kurtarma"ya çalışmaktadır. Bu iki yüzlü davranış, tüm önde gelen inkarcıların ortak özelliğidir. Örneğin, Kuran'da, Hz. Nuh ile kavminin önde gelenleri arasındaki diyalog şöyle anlatılır:
Kendi kavminden, inkar edip ahirete kavuşmayı yalanlayan ve kendilerine, dünya hayatında refah verdiğimiz önde gelenler dedi ki:

'Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir, kendisi de sizin yediklerinizden yemekte ve içtiklerinizden içmektedir. Eğer sizin benzeriniz olan bir beşere boyun eğecek olursanız, andolsun, siz gerçekten hüsrana uğrayanlar olursunuz. O, öldüğünüz, toprak ve kemik haline geldiğiniz zaman, sizin mutlaka (yeniden diriltilip) çıkarılacağınızı mı va'dediyor? Heyhat, size va'dedilen şeye heyhat... O (bütün gerçek), yalnızca bizim (yaşamakta olduğumuz bu) dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz ve yaşarız, biz diriltilecekler değiliz. O ise, yalnızca bir adam (insan)dır, Allah'a karşı yalan uydurmaktadır, bizler de ona inanacak değiliz'." (Müminun Suresi, 33-38)

Görüldüğü gibi, önde gelenler Resul hakkında oldukça şaşkınlık verici bir aleyhte propaganda yapmaktadırlar. Elçinin insanlara bildirdiği ve dinin en büyük temellerinden biri olan ahiret inancını reddetmekte, ancak yine de Allah'ı inkar ettiklerini kabul etmeyip, Resulü "Allah adına yalan uyduran" biri, yani bir "din sömürücüsü" olarak tanıtmaya çalışmaktadırlar. Bir diğer iddiaları da Resulün de "yemek yiyen, su içen" normal bir insan olduğu, dolayısıyla ona tabi olmanın hiç kimseye bir faydası olmadığı şeklindedir. Oysa bu da son derece saçma bir iddiadır: Resul de kuşkusuz bir insandır ve diğer insanlar gibi yaşamaktadır, ancak Allah Resulü seçmiş ve doğruya yöneltmiştir. Bu nedenle de Elçiye kayıtsız şartsız itaat edenler, yeryüzündeki tek gerçek yol göstericiye uymuş olurlar.

Kuran'da, insanların Resullerin olağanüstü bir varlık olması beklentisi içinde oldukları, ancak bunun yanlışlığı haber verilmiştir. Allah bu kişiler için şöyle buyurmaktadır:

Kendilerine hidayet geldiği zaman, insanları inanmaktan alıkoyan şey, onların: 'Allah, elçi olarak bir beşeri mi gönderdi?' demelerinden başkası değildir.

De ki: 'Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, Biz de onlara gökten elçi olarak elbette melek gönderirdik'."(İsra Suresi, 94-95)

İnkarcıların Elçiye karşı çıkmalarının asıl nedeni, kendi iddia ettikleri gibi kavimlerini onun sözde "zararlı" düşüncelerinden korumak değildir. Önde gelenler daha önce de belirttiğimiz gibi yalnızca kendi çıkarlarını düşünmekte ve çıkarları için büyük bir tehdit olarak gördükleri Resule düşmanlık beslemektedirler.Bu nedenle önde gelen inkarcılar, ne yapıp-edip Resulün tebliğini durdurmaları gerektiğini düşünürler. Bu hedef doğrultusunda ilk yaptıkları şey, Resul ve tebliği hakkında toplumun geneline yönelik olumsuz propagandaya girişmektir. Bu yönde kullandıkları bazı klasik iftira yöntemleri vardır. Kuran'da bu yöntemler ayrıntılı olarak anlatılır. Ancak burada çok önemli bir noktanın hatırlatılmasında fayda vardır. İnkarcılar Resulleri ve iman edenleri küçük düşürmek amacıyla ne gibi yöntemler kullanırlarsa kullansınlar, ne gibi iftiralar atarlarsa atsınlar bir sonuca ulaşamamışlardır. Çünkü inkarcıların beklediklerinin aksine iman edenler üzerinde hakaret ve iftiraların, karalama kampanyalarının da olumsuz bir etkisi olmaz. İman edenler bütün bunların kendileri için önemli birer ecir vesilesi olduğunun bilincindedirler. Bu iftiralara sabredip, en güzel şekilde karşılık verdiklerinde ve ne olursa olsun Allah yolundan ve din ahlakından taviz vermediklerinde tüm bunların karşılığını hem bu dünyada hem de ahirette alacaklarını ummanın sevincini yaşarlar.

ELÇİLERE ATILAN İFTİRALAR

Müminler kendilerine yöneltilen iftiraların, eziyet amaçlı söz ve haberlerin özel olarak Allah'ın kendileri için yarattığı bir deneme vesilesi olduğunu bilirler. Çünkü tüm bunların müminlerin başına mutlaka geleceği Kuran'da haber verilmiştir. Ayette şöyle buyrulmaktadır:

Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir. (Al-i İmran Suresi, 186)

Allah dünyada iman edenlere yaşattığı bu gibi imtihanların sonunda kendilerini temize çıkaracağını da ayetlerinde vadetmiştir. Örneğin Hz. Musa'ya da kavmi iftira ve kötü sözlerle eziyet etmeye yeltenmiş, ancak Allah kendisini inkarcıların demekte olduklarından temize çıkarmıştır. Ayette bu durum şöyle bildirilir:

Ey iman edenler, Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın; ki sonunda Allah onu, demekte olduklarından temize çıkardı. O, Allah Katı'nda vecihti. (Ahzab Suresi, 69)


Aynı şekilde Hz. Yusuf'a da iffeti hakkında büyük bir iftira atılmış, hiçbir suçu olmadığı, iffetini koruduğu ortaya çıkmasına ve bu gerçek herkes tarafından anlaşılmasına rağmen hapse atılmıştır. Konuyla ilgili ayet şöyledir:
Sonra onlarda, (Yusuf'un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü) ağır bastı. (Yusuf Suresi, 35)

Hz. Yusuf hiçbir suçu olmadığı halde kendisine atılan iftiradan, hakkında oluşturulan şaibelerden ötürü yıllar yılı zindanda tutulmuştur. Ancak sonunda gerçek anlaşılmış, hakkındaki ithamlardan temize çıkmıştır. Bu olay ayetlerde şöyle haber verilir:

(Hükümdar topladığı o kadınlara:) "Yusuf'un nefsinden murad almak istediğinizde sizin durumunuz neydi?" dedi. Onlar: "Allah için, haşa" dediler. "Biz ondan hiçbir kötülük görmedik." Aziz (Vezir)in de karısı dedi ki: "İşte şu anda gerçek orta yere çıktı; onun nefsinden ben murad almak istemiştim. O ise gerçekten doğruyu söylenlerdendir." (Yusuf aracıya şunu söyledi:) "Bu, (itiraf Vezirin) yokluğunda gerçekten kendisine ihanet etmediğimi ve gerçekten Allah'ın ihanet edenlerin hileli-düzenlerini başarıya ulaştırmadığını kendisinin de bilip öğrenmesi içindi." (Yusuf Suresi, 51-52)
Suçsuz olduğunun anlaşılmasının ardından Hz. Yusuf hükümdarın güvenini kazanmış, kavminin başına geçmiş ve iktidar sahibi olmuştur. Konuyla ilgili ayetlerde şöyle buyrulur:

(Yusuf) Dedi ki: "Beni (bu) yerin (ülkenin) hazineleri üzerinde (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilenim."İşte böylece Biz yeryüzünde Yusuf'a güç ve imkan (iktidar) verdik. Öyle ki, orada (Mısır'da) dilediği yerde konakladı Biz kime dilersek rahmetimizi nasib ederiz ve iyilik yapanların ecrini kayba uğratmayız. (Yusuf Suresi, 55-56)

Kaldı ki Resullerin insanların karşısında temize çıkma gibi bir endişeleri de yoktur. Herşeyden haberdar olan Allah'ın, işlediklerini ve kalplerinde olanı bilmesi yeterlidir.

Ancak Resullere ve müminlere iftira atanlar için ahirette çok büyük bir azap olduğu ayetlerde şöyle haber verilmektedir:

Namus sahibi, bir şeyden habersiz, mümin kadınlara (zina suçu) atanlar, dünyada ve ahirette lanetlenmişlerdir. Ve onlar için büyük bir azap vardır. O gün, kendi dilleri, elleri ve ayakları aleyhlerinde yaptıklarına dair şahitlikte bulunacaklardır. O gün, Allah hak ettikleri cezayı eksiksiz verecektir ve onlar da Allah'ın hiç şüphesiz hak olduğunu bileceklerdir. (Nur Suresi, 23-25)

Mümin erkek ve mümin kadınları işlemedikleri suçlar nedeniyle itham edenlerin durumu ise başka bir ayette şöyle bildirilmektedir:

Mümin erkeklere ve mümin kadınlara irtikab etmedikleri (bir suç) sebebiyle eziyet edenler ise, gerçekten bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir. (Ahzab Suresi, 58)

Şimdi kavimleri ile olan mücadeleleri sırasında Resullere atılan iftiraları ve inkar edenlerin bu amaçla kullandıkları karalama yöntemlerini sırasıyla inceleyelim:

ELÇİNİN ÇIKAR PEŞİNDE KOŞTUĞU İFTİRASI

Önde gelenlerin en çok başvurduğu yöntem, Resulü toplumun gözünde küçük düşürmeye çalışmaktır. Resulün savunduklarında samimi olmadığını, aslında kendi çıkarları için böyle bir tebliğ işine giriştiğini iddia ederler. Bu çarpık mantığa göre, Resul, dini kendi çıkarları için kullanmaktadır. Bu iftiraya göre, Resulün insanlardan itaat istemesinin ardında da "iktidar hırsı" yatar.

Örneğin, Firavun ve önde gelen çevresi, Hz. Musa'nın insanları Allah'ın dinine davet etmeyi değil, "yeryüzüne büyüklüğe" ulaşmayı istediğini iddia etmişlerdir. Ayette şöyle buyrulmaktadır:

"Onlar: 'Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz' dediler." (Yunus Suresi, 78)

Aynı suçlamanın Hz. Nuh'a da yapıldığı ayetlerde şöyle haber verilmektedir:

"Andolsun, Biz Nuh'u kendi kavmine (elçi olarak) gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: 'Ey Kavmim, Allah'a kulluk edin. Onun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?' Bunun üzerine, kavminden inkara sapmış önde gelenler dediler ki: 'Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz'." (Müminun Suresi, 23-24)


Bu ayetler göstermektedir ki, inkarcılar elçilerin de kendileri gibi sıradan insanlar olduklarını zannetmektedirler. Hz. Musa ve diğer tüm elçiler, insanları kendilerine itaate çağırmaktadırlar; ama onlardan Allah rızası için kendilerine itaat etmelerini istemektedirler. Yoksa istenen kişisel bir itaat değildir. Elçi de, ona iman edip itaat edenler de Allah'ın kullarıdırlar. Dolayısıyla Elçi, insanları kendisine itaat etmeye davet ederken, gerçekte onları Allah'a kul olmaya davet etmektedir. Bu gerçek ayetlerde şöyle bildirilmektedir:

"Beşerden hiç kimsenin, Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten, sonra insanlara: 'Allah'ı bırakıp bana kulluk edin' deme (hakkı ve yetki)si yoktur. Fakat o, 'Öğrettiğiniz ve ders verdiğiniz Kitaba göre Rabbaniler olunuz' (deme görevindedir.) O, melekleri ve peygamberleri Rabler edinmenizi emretmez. Siz, Müslüman olduktan sonra, size küfrü mü emredecek?" (Al-i İmran Suresi, 79-80)

Oysa buna karşılık, az önce gördüğümüz gibi, Firavun ve benzeri önde gelen inkarcılar "ilah" (Rab) oldukları iddiasındadırlar. İşte bu inkarcılar, Elçiyle karşılaştıklarında, onun kendi çıkarları için insanları kendisine tabi kılmaya çalıştığını zannederler. Onların gözünde Elçi, kendi düzenlerini yıkmaya çalışan bir "rakip"tir.

DELİLİK İFTİRASI

Önde gelen inkarcıların sıkça kullandıkları iftira yöntemlerinden biri de, Resulü ve bazen de onunla birlikte inananları "delilik"le suçlamalarıdır. Bu suçlama, neredeyse tüm elçilere yöneltilmiştir. Kuran'da, sık sık bu konuya dikkat çekilmektedir. Örneğin Hz. Nuh'a "kendisinde delilik bulunan bir adam" dendiği ayetlerde şöyle haber verilmektedir:
"O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin." (Müminun Suresi, 25)

"Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanlamıştı. Böylece kulumuz (Nuh'u) yalanladılar ve 'delidir ' dediler. O baskı altına alınıp engellenmişti." (Kamer Suresi, 9)

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'e de aynı iftira atılmıştır. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
"Onlar: "Ey kendisine kitap indirilen (Muhammed). Gerçekten sen cinlenmiş (bir deli)sin," dediler."Eğer doğruyu söylüyor isen, bizlere melekleri getirmeli değil miydin?" (Hicr Suresi, 6-7)

"Onlar, yine de o sözü (Kuran'ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi? Ya da kendi elçilerini tanımadılar mı ki, şimdi onu inkar ediyorlar?Yahut: "Onda bir delilik var" mı diyorlar? Hayır, o, onlara hak ile gelmiş bulunmaktadır ve onların çoğu hakkı çirkin karşılıyorlar." (Müminun Suresi, 68-70)

Aynı suçlama, Hz. Musa'ya karşı da yöneltilmiştir:

"(Firavun) Dedi ki: "Şüphesiz size gönderilmiş bulunan elçiniz, gerçekten bir delidir." (Şuara Suresi, 27)

Allah, genel olarak tüm kavimlerin elçilerine bu tür bir suçlamada bulunmaya eğilimli olduklarını da ayetlerde şöyle bildirir:

"İnkâr edenler dediler ki: "Siz darmadağın olup dağıldığınızda, gerçekten sizin yeni bir yaratılışta bulunacağınızı size haber veren bir adamı gösterelim mi size? Allah'a karşı yalan mı düzüp uyduruyor, yoksa kendisinde bir delilik mi var?" Hayır, ahirete inanmayanlar, azapta ve uzak bir sapıklık içindedirler." (Sebe Suresi, 7-8)

"Onlar için öğüt alıp-düşünmek nerede? Onlara, açıklayan bir elçi gelmişti. Sonra, ondan yüz çevirdiler ve dediler ki: "(Bu,) Öğretilmiştir, bir delidir." (Duhan Suresi, 13-14)

İnkarcıların önde gelenlerinin Elçilere karşı sürekli olarak böyle iftiralarda bulunmalarının en önemli nedeni, kuşkusuz elçileri karalamak istemeleridir. Ancak bunun yanı sıra, böyle bir suçlamayı seçmelerinin ikinci bir nedeni daha vardır: Önde gelen inkarcılar, Resulün nasıl olup da tüm bir kavme karşı açıkça meydan okuyabildiğini bir türlü anlayamazlar. Elçinin kendi hayatını tehlikeye atarak, çok büyük bir maddi güce sahip olan önde gelenlerle karşı karşıya gelmeyi göze almasını kavrayamazlar. Çünkü inkarcıların tek kıstası çıkardır; yalnızca kendi şahsi çıkarlarını gözetirler. Buna karşın, Elçi tüm şahsi çıkarlarını dini tebliğ edebilmek için feda etmektedir. İnkarcıların gözünde bu, son derece "dünyevi çıkarlara ters düşecek" bir davranıştır, dolayısıyla bir tür deliliktir.

Oysa Elçi çıkarlarından vazgeçerken, Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmaktadır ki, bunların değeri hiçbir şeyle ölçülemez. Ancak inkarcılar kuşkusuz bunu kavrayabilecek akla sahip değildirler.

BÜYÜCÜLÜK İFTİRASI

Kuran ayetleri bize göstermektedir ki, önde gelen inkarcıların geleneksel bir karakter özelliği daha vardır: Bu kişiler, Resulün nasıl olup da bazı kimseleri ikna edebildiğini bir türlü anlayamazlar. Çünkü kavmin büyük bölümü Resule karşı çıksa da, bazı kimseler -ki bunlar müminlerdir- Resulün bildirdiği gerçekleri kavramış ve ona bağlanmışlardır. İman edenler, Resulün Allah'ın elçisi olduğunun, O'nun hükmüyle hükmettiğinin bilincindedirler ve bu yüzden de ona karşı büyük bir sadakat, saygı ve sevgi ile bağlıdırlar.

Bu önde gelen inkarcılar için anlaşılması zor bir durumdur. Onların bakış açısına göre, elçinin anlattıkları "eskilerin uydurma masallarından" (Müminun Suresi, 83) başka bir şey değildir. Oysa "masal" saydıkları bu gerçeklere müminler büyük bir bağlılıkla bağlanmaktadırlar. Bu durumu anlayamayan önde gelen inkarcılar, elçinin sahip olduğu bu ikna yeteneğini, onu büyücülükle itham ederek açıklamaya çalışırlar. Sık sık kullandıkları bu iddiaya göre, Elçi etrafındakilerin beynini yıkamakta, onları büyülemektedir.

Kuran'da inkar edenlerin bu iftirası şöyle vurgulanır:

"İçlerinden bir adama: 'İnsanları uyar ve iman edenlere, muhakkak kendileri için Rableri Katında 'gerçek bir makam' olduğunu müjde ver' diye vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? İnkâr edenler: 'Gerçekten bu, açıkça bir büyücüdür' dediler." (Yunus Suresi, 2)

"İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kafirler dedi ki: 'Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey'." (Sad Suresi, 4-5)

Aynı suçlama Hz. Musa'ya karşı da yapılmıştır. Bunu haber veren ayetler şöyledir:

"Musa (olayın)da da (düşündürücü ayetler vardır). Hani Biz onu açık bir delille Firavun'a göndermiştik; Fakat o, 'bütün kişisel ve askeri gücüyle' yüz çevirdi ve: "(Bu,) Ya bir büyücü veya bir delidir" dedi." (Zariyat Suresi, 38-39)

"Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: 'Bu gerçekten bilgin bir büyücüdür'." (Araf Suresi, 109)

Kuran'da bu "büyücülük" suçlamasının inkarcılar arasında neredeyse gelenekselleşmiş olduğu da şöyle bildirilmektedir:

"İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: 'Büyücü ve cinlenmiş' demişlerdir. Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler." (Zariyat Suresi, 52-53)

YALANCILIK İFTİRASI

Tüm bu üstteki iftiralara paralel olarak, Kuran'da dikkat çekilen bir başka iftira da, önde gelenlerin Resulü "yalancılık"la suçlamalarıdır.

Önde gelenlerin en büyük endişesi, Elçinin anlattığı gerçeklerin kabul görmesi, teklif ettiği ahlak sisteminin kavim tarafından benimsenmesidir. Bu durumda kendi batıl (boş, temelsiz, sahte, yalana dayalı) sistemleri çökecek ve kendi güç ve iktidarları da yıkılacaktır.

Üstte saydığımız iftiralar da (Elçiyi çıkar peşinde koşmakla suçlamak, delilik ve büyücülük iftiraları), aslında Resulü yalanlamaya yöneliktir. Yapmak istedikleri, Resulün Allah'ın elçisi olduğunu ve dolayısıyla tüm bildirdiklerinin de gerçeğin ta kendisi olduğunu gizlemektir. Aksi halde, hiç kimse "ben Allah'ın elçisine karşı geliyorum" diyerek Resule açıktan düşmanlık yapamaz.

Kuran'da, Elçilere yapılan "yalancılık" suçlamalarına da şöyle dikkat çekilmektedir:

"Kavmin önde gelenlerinden inkar edenler dediler ki gerçekte biz seni akli bir yetersizlik içinde görüyoruz. Ve doğrusu biz senin yalancılardan olduğunu da sanıyoruz." (Araf Suresi, 66)

"Kavimden ileri gelen inkarcılar biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve   Ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine biz sizi yalancılar sanıyoruz dedi." (Hud Suresi, 27)

"Semud (kavmi) de uyarıları yalanladı. Dediler ki: "Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (delalet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz. Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır'." (Kamer Suresi, 23-25)


Elçiye ve onunla birlikte iman edenlere karşı kullanılan yöntemler yalnızca bunlarla sınırlı değildir. İnkar edenler, Kuran'da haber verilen, "Andolsun, senden önce geçmiş topluluklara da elçiler gönderdik. Onlara herhangi bir elçi gelmeye görsün, mutlaka onunla alay ederlerdi." (Hicr Suresi, 10-11) hükmü gereği müminlerle alay etmeye, kendi akıllarınca onları küçük düşürmeye çalışırlar. Bunun yanında, Elçiyi ve iman edenleri "sapkınlık"la, hatta "ahlaksızlık"la suçlarlar. Hz. Yusuf ve Hz. Meryem inkar edenlerin bu "ahlaksızlık" iftirasıyla karşılaşmıştır.

Ancak kuşkusuz tüm bu iftiralar ne Resulü ne de onunla birlikte iman edenleri asla yıldıramaz. Çünkü iman edenlerin asıl hedefi Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmaktır. Bu nedenle de önlerine çıkan engeller samimi iman edenleri hiçbir şekilde yıldırmaz veya gevşekliğe sürüklemez. Zaten Allah ayetlerinde iman edenlere ne gibi zorluklarla karşılaşabileceklerini bildirmiştir.

Kuran'daki, "Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir" (Al-i İmran Suresi, 186) ayeti gereği, mümin bilir ki, inkar edenler kendisine karşı her türlü "eziyet verici" sözü söyleyeceklerdir. Ama Resul ve yanındaki iman edenler, Kuran'da müminler için bildirilen, "...Allah yolunda cehd eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan..." (Maide Suresi, 54) vasfına uygun olarak, bu iftira ve karalamalara aldırmazlar.

Kuşkusuz inkarcı önde gelenler de bir süre sonra bu durumu fark edecek, Elçiye ve müminlere attıkları iftiraların bekledikleri sonucu oluşturmadığını göreceklerdir. Bu durumda önde gelenlerin klasik tavrı, daha "etkili" yöntemlere başvurmaktır: Elçiyi "baskı altına almaya" karar verirler.

ELÇİYE YÖNELTİLEN FİİLİ SALDIRILAR

Elçi, Allah'ın dinini insanlara anlattıkça, kavmin önde gelenlerinden aldığı tepkinin şiddeti de gittikçe artar. Önde gelenler, Elçinin liderliğindeki hak dinin önü alınamaz bir biçimde büyüdüğünü ve kullandıkları iftira ve benzeri yıpratma yöntemlerinin işe yaramadığını gördüklerinde tuzak kurmak gibi kendilerince daha "etkili" yöntemlere başvurmaya karar verirler.

Kuran'da, Elçiye hazırlanan bir "tuzak" bildirilirken şöyle haber verilmektedir:

"Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır." (Enfal Suresi, 30)

Buna göre, inkarcıların hedefi, Elçiyi tutuklayabilmek, öldürmek ya da sürgün etmektir. Ayette geçen "tuzak" kelimesi de dikkat çekicidir: İnkar edenler Elçiye açıktan açığa müdahale etmek yerine, "tuzak" yani komplo kurarak onu durdurmak isterler. Bu komplo, Elçinin tutuklanmasına, öldürülmesine ya da sürülmesine neden olabilecek bir komplodur.


Ancak yine ayette bildirildiği üzere, inkar edenler Resule bu şekilde asla zarar veremezler. Resulü Allah görevlendirmiştir ve görevini tamamlayana kadar da Allah onu koruyacaktır. Ve asıl hüsrana uğrayanlar, ayette bildirildiği gibi, Resule tuzak kuranlar olacaktır.

Kuran'da daha pek çok ayette Resullere karşı girişilen fiili saldırılardan söz edilir. Hemen hemen tüm Resuller, önde gelenler tarafından ölümle, hapis ya da işkence ile tehdit edilmişler ve çoğu kez de bunlar tehditle kalmamış, fiili saldırıya dönüşmüştür.

ELÇİLERİ SÜRGÜN ETMEYE ÇALIŞMALARI

Allah’ın Kuran'da bildirdiğine göre, inkar edenlerin Resulleri etkisiz hale getirmek için kurdukları düzenlerden biri de onları sürgün etmektir. İnkar edenler Elçiyi ve beraberindeki müminleri bulundukları ortamdan, yaşadıkları yerden sürüp çıkarınca dağılmalarını sağlayabileceklerini, güçten düşürüp yok edebileceklerini sanırlar. Onlardan bu yöntemle kurtulacaklarını hesaplayan inkarcıların, peygamberleri ve yanlarında bulunan müminleri sürgün etmeleri ya da buna teşebbüs etmeleri pek çok ayette haber verilir. Sapkın kavimlerinin içinde temiz ve iffetli yaşamak istedikleri için yurtlarından sürülmek istenen Hz. Lut ve ailesi ayetlerde örnek verilen Müslümanlardan yalnızca bir tanesidir. Hz. Lut'un tebliğine karşılık kavminin verdiği alaycı cevap Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
Kavminin cevabı: "Lut ailesini şehrinizden sürüp çıkarın. Temiz kalmak isteyen insanlarmış" demekten başka olmadı. (Neml Suresi, 56)

Hz. Lut kavmine ahlaksızlığa yaklaşmamalarını, Allah'ın sınırlarını aşmamayı, ahlaksızlığı, çirkin utanmazlıkları terk etmeyi öğütlemiştir. Azgın Lut kavmi bu nedenle Hz. Lut'u ve ailesini şehirlerinden çıkarmak istemiştir. Ancak, Allah'ın emriyle Hz. Lut'un yaşadığı şehri terk etmesinin hemen ardından Allah o şehri yerle bir etmiş, altını üstüne çevirmiş, bu değerli insana ve diğer müminlere inkarcıların kurdukları düzeni geri püskürtmüştür. Bu gerçek ayetlerde şöyle bildirilmektedir:

Böylece emrimiz geldiği zaman, üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık. Rabbinin Katı'nda 'belli bir biçime sokulmuş, damgalanmış' olarak. Bunlar zalimlerden uzak değildir. (Hud Suresi, 82-83)

Allah'ın varlığını ve birliğini tebliğ ettiği, Kuran'a davet ettiği ve kötülükten menettiği için Peygamber Efendimiz ve O'na uyan müminler de kendi kavimleri tarafından yurtlarını terk etmeye yani hicrete mecbur bırakılmışlardır.
Allah, Resullerini yurtlarından sürüp çıkaranların akibetlerinin yıkım olduğunu bir ayetinde şöyle haber vermektedir:
Seni sürüp-çıkaran memleketinden kuvvet bakımından daha üstün nice memleketler vardı ki, Biz onları yıkıma uğrattık da kendileri için hiçbir yardımcı yoktu. (Muhammed Suresi, 13)

Bu, Allah'ın her devirde süregelen bir kanunudur. İnsanları, dinlerinden dolayı yurtlarından sürenlerin kendilerinin de orada fazla barınmaları mümkün değildir. Zira inkar edenlerin müminlerin aleyhinde kurdukları bütün tuzak girişimleri her dönem bozulmuştur. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) de terk etmek zorunda bırakıldığı Mekke'ye daha sonra beraberindeki binlerce müminlerle birlikte geri dönmüş ve inkar edenlere karşı mutlak bir üstünlük sağlamıştır. Mekke'den kendilerini sürgün edenlerin beklentilerinin aksine ayrılıp dağılmamışlardır. Tam tersine daha çok güçlenip kaynaşmışlar ve Allah'ın izniyle inkarcılara galip gelmişlerdir. Bu da müminler aleyhine kurulan hiçbir ittifakın başarılı olamayacağını göstermesi açısından çok önemlidir.

TUTUKLAMAK VE HAPSE ATMAK İSTEMELERİ

Elçileri Allah'ın yolundan alıkoymak, onları yıldırmak ve etkisiz hale getirebilmek için inkarcıların önde gelenleri tarafından uygulanan sindirme metodlarından biri de onları tutuklamak ve hapsetmektir. Gerçekte, inkar edenlerin ileri gelenleri, Elçileri ve diğer iman edenleri tamamen ortadan kaldırmak, yok etmek isterler. Çünkü varlığından en çok rahatsızlık ve tedirginlik duydukları kimseler onlardır. Bu nedenle her ne pahasına olursa olsun gayrı meşru çıkar ve düzenlerini korumak ve devam ettirebilmek için Elçileri etkisiz hale getirmeye çalışırlar.

Örneğin Firavun kendisinden çekindiği Hz. Musa'yı, kendisine tabi olmadığı takdirde hapse atmakla tehdit etmiştir. Çünkü onu kontrol altında tutmanın en iyi yolunun hapsetmek olduğunu düşünmüştür. Firavun'un bu tehdidi ayette şöyle haber verilmektedir:

(Firavun) dedi ki: "Andolsun, benim dışımda bir ilah edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım." (Şuara Suresi, 29)

İslam tarihi incelendiğinde, Allah yolunda mücadele eden insanların sürekli olarak inkar edenlerin baskısına, zulmüne ve engellemelerine maruz kaldıkları görülür. Peygamberlerin izinden giden samimi müminler de onların başına gelen zorluk ve sıkıntıların benzerleriyle denenmişlerdir. Hayatlarını Allah'ın rızasını aramaya adamış müminleri, inkar edenler sürekli olarak kendi çarpık yaşam biçimleri için tehdit olarak görmüşlerdir. İnkarcıların önde gelenlerinin sürekli gözetim ve takibi altında olmak, onlar tarafından hapsedilmek tarih boyunca Allah yolunda mücadele eden insanların karşılaştıkları olaylardır.


Ancak unutulmamalıdır ki, dışarıdan bakıldığında son derece sıkıntılı ve eziyetli görünen bu tür durumlar, Allah'a tam bir teslimiyetle teslim olmuş, yalnızca O'na dayanıp güvenen müminler için manevi bir eğitim ortamıdır. Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini uman müminler için bu tür zorluklar gerçekte bir sevinç ve ferahlık kaynağı, bir arınma vesilesidir. Allah'a daha fazla yakınlaşma ve O'nun ayetlerine şahit olma ve müminler üzerindeki yakın takibini izleme fırsatıdır.

Nitekim iman edenlerin cesareti ayetlerde şu şekilde belirtilmiştir:

"… De ki: "Ortak koştuklarınızı çağırın, sonra bir düzen (tuzak) kurun da bana göz bile açtırmayın. Hiç şüphesiz, benim velim Kitabı indiren Allah'tır ve O salihlerin koruyuculuğunu (veliliğini) yapıyor." (Araf Suresi, 195-196)

BASKI, SİNDİRME VE KORKUTMA ÇABALARI

Allah müminlerin sabır, tevekkül, bağlılık ve kararlılıklarını denemek, onların manevi makam ve ecirlerini artırmak için belli zamanlarda onları çeşitli şekillerde imtihan edebilir. Bunun örneklerinden biri ayette şöyle haber verilmektedir:
Hatırlayın; hani sizler sayıca azdınız ve yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız, insanların sizi kapıp-yakalamasından korkuyordunuz. İşte O, sizi (yerleşik kılıp) barındırandı, sizi yardımıyla destekledi ve size temiz şeylerden rızıklar verdi. Ki şükredesiniz. (Enfal Suresi, 26)

Ne kadar zayıf bırakılmış görünseler de Allah'ın rahmeti ve yardımı her zaman müminlerle birliktedir. Başka ayetlerde de Allah'ın müminleri desteklemek için gönderdiği ordulardan şöyle bahsedilir:

Ey iman edenler, Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani size ordular gelmişti; böylece biz de onların üzerine, bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı görendir. Hani onlar, size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi; gözler kaymış, yürekler hançereye gelip dayanmıştı ve siz Allah hakkında (birtakım) zanlarda bulunuyordunuz. İşte orada, iman edenler sınanmış ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsıntıya uğratılmışlardı. (Ahzab Suresi, 9-11)

Tarihin her döneminde inkar edenler çeşitli düzenlerle iman edenler üzerine korku salmaya, onları yıldırmaya çalışmışlardır. En yoğun olarak da saldırılarını Resullere yöneltmişlerdir. Fakat müminler bütün gücün Allah'a ait olduğunu bildiklerinden, inkar edenlerin bu saldırılarından dolayı bir yılgınlığa ya da ümitsizliğe düşmemişlerdir.
Müminler bu tür zorluk anlarıyla karşılaştıklarında, bunların Allah ve Resulünün önceden haber verdiği olaylar olduğunu bildiklerinden vakar ve tevekküllerinden bir şey kaybetmemişler, aksine imanları artmıştır. Müminlerin bu kararlı tavırları bir ayette şöyle tarif edilir:

Müminler (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: "Bu, Allah'ın ve Resûlü'nün bize vadettiği şeydir; Allah ve Resûlü doğru söylemiştir." Ve (bu,) yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı. (Ahzab Suresi, 22)

ÖLDÜRMEYE KALKIŞMALARI

İnkar edenlerin elçilere yönelttiği en zalimce baskı yöntemlerinden biri de dünyanın en üstün ve en güzel ahlaklı insanlarını öldürmeye çalışmaktır. İnkar edenlerin önde gelenleri hemen her devirde bu yola başvurmuşlardır. Elçiyi ve onunla birlikte Allah'a iman etmiş kimseleri yollarından döndürmek için içlerinden bir kısmını öldürmüş ya da öldürmeye teşebbüs etmişlerdir. Özellikle Elçileri öldürerek, Allah’ın dinini yok edebileceklerini, diğer iman edenleri de bu şekilde dinlerinden döndürebileceklerini sanmışlardır. Kavminin Hz. Şuayb’ı taşa tutup öldürme arzusu, inkar edenlerin Allah yolunda olan kimselere karşı beslediği büyük kin ve düşmanlığın çarpıcı bir örneğidir. Ayette şöyle buyrulmaktadır:

"Ey Şuayb" dediler. "Senin söylediklerinin çoğunu biz 'kavrayıp anlamıyoruz'. Doğrusu biz seni içimizde zayıf biri görüyoruz. Eğer yakın-çevren olmasaydı, gerçekten seni taşa tutar-öldürürdük. Sen bize karşı güçlü ve üstün değilsin." (Hud Suresi, 91)

Firavun ve yakın çevresi de Hz. Musa'yı öldürmek için planlar kurmaktayken Hz. Musa Allah'ın yardımıyla onların bu tuzaklarından haberdar olmuş ve kurtulmuştur:

Şehrin öbür yakasından bir adam koşarak gelip dedi ki: "Ey Musa, önde gelenler, seni öldürmek konusunda aralarında görüşmektedirler, artık sen çık git; gerçekten ben sana öğüt verenlerdenim." (Kasas Suresi, 20)


İnkarcıların Elçileri etkisiz hale getirebilmek için başvurdukları kaçırma ve bir yerde yalnız hapsetme ile öldürme gibi yöntemleri de vardır. Örneğin daha önce de bahsettiğimiz gibi Hz. Yusuf, kardeşleri tarafından kuyuya bırakılarak çevre şartları, açlık veya susuzluktan ölmeye terk edilmiştir.

Hz. İbrahim'in kavmi ise, onların putlarını kıran ve aşağılayan bu kutlu peygamberi ateşe atacak kadar azgınlık göstermişlerdir. Ancak Allah elçisini bu ümitsiz gibi görünen durumdan mucizevi bir biçimde kurtarmıştır. Ayette Hz. İbrahim'le ilgili olarak şöyle haber verilmektedir:

Bunun üzerine kavminin (İbrahim'e) cevabı yalnızca: "Onu öldürün ya da yakın" demek oldu. Böylece Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda, iman eden bir kavim için ayetler vardır. (Ankebut Suresi, 24)

Yukarıdaki ayette de bildirildiği gibi, inkarcıların Hz. İbrahim'i "yakma" çabaları boşa çıkmış ve Allah onu kurtarmıştır. Çünkü Elçiler, "...Allah seni insanlardan koruyacaktır..." (Maide Suresi, 67) hükmüyle Allah'ın koruması altındadırlar.
İnkar edenler, Allah'ın dilemesi dışında, ne müminlere ne de elçiye hiçbir zarar veremezler.

ELÇİLERE KURULAN TUZAKLAR, BAŞTAN BOZULMUŞ OLARAK KURULUR

İnkar edenler birtakım fiziksel tedbirler alarak, kendilerince Elçilerin tebliğini durdurabileceklerini sanmışlardır. Çünkü Allah'ın herşeyi kaderde tespit etmiş olduğunu, her zaman müminlerin yardımcısı olduğunu akledememişlerdir. Elçilerin mücadelesini engellemek amacıyla çeşitli yollara başvurmuşlardır, ne var ki bu tuzakları kurarken daha en başından bozulacak ve kendi aleyhlerine dönecek bir biçimde kurmuşlardır. Ne kadar kapsamlı ve zekice tasarlanmış olursa olsun inkarcıların tuzakları kesinlikle bozulmaya mahkumdur. Çünkü bu, Allah'ın Kuran'da haber verdiği bir vaaddir.

İnkar edenlerin kurduğu tuzakların ve hileli düzenlerin boşa çıkacağı ve kendi aleyhlerine döneceğinin haber verildiği

Kuran ayetlerinden bazıları şunlardır:

...Gerçekten Allah, kâfirlerin hileli-düzenlerini boşa çıkarıcıdır. (Enfal Suresi, 18)

... Ancak kafirlerin hileli-düzeni boşa çıkmakta olandan başkası değildir. (Mümin Suresi, 25)

Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk. Artık sen, onların kurdukları hileli-düzenin uğradığı sona bir bak; Biz, onları ve kavimlerini topluca yerle bir ettik. (Neml Suresi, 50-51)

Yoksa hileli-bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat (asıl) 'o inkâr edenler hileli-düzene düşecek olanlardır. (Tur Suresi, 42)

... Ancak onlara bir uyarıcı-korkutucu geldiğinde (bu,) nefretlerinden başkasını artırmadı. Yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötülüğü tasarlayıp düzenleyerek. Oysa hileli düzen, kendi sahibinden başkasını sarıp-kuşatmaz. Artık onlar öncekilerin sünnetinden başkasını mı gözlemektedirler? Sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın ve sen, Allah'ın sünnetinde kesinlikle bir dönüşüm de bulamazsın. (Fatır Suresi, 42-43)


Elçiler aleyhinde inkar edenler tarafından hazırlanan ve şer gibi gözüken her türlü hile, tuzak, düzen, iftira ve komplo kesinlikle çok büyük bir hayra dönüşür. Çünkü Allah'tan ayrı bir güç yoktur. Her tuzağı Allah yaratır. Allah kaderde, inkarcıların müminlere karşı kurdukları tuzakları, mutlaka bozulacak ve müminlerin faydasına, inkarcıların ise zararına olacak biçimde planlamıştır. Müslümanlara karşı tuzak hazırlayan kişi bunu kendi aklıyla yaptığını zanneder. Halbuki bu kişi de Allah'a boyun eğmiştir. En ufak bir değişiklik olmaksızın aynısıyla Allah’ın emrettiği tuzağı kurar, mümin de yine Allah’ın emrettiği şekilde hiçbir değişiklik olmaksızın tuzağın bozulmasına şahit olur. İnkar edenlerin kurdukları tuzağın kendilerine zarar vereceği Kuran'da şöyle bildirilmiştir:

Onlardan öncekiler de hileli-düzenler kurmuşlardı; fakat düzen kuruculuğun (tedbirlerin, karşılık vermelerin) tümü Allah'a aittir. Her bir nefsin ne kazandığını O bilir. Bu yurdun sonu kimindir, inkâr edenler pek yakında bileceklerdir. (Rad Suresi, 42)

Böylece Biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada hileli- düzenler kursunlar diye -oranın suçlu- günahkarları kıldık. Oysa onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna varmazlar. (Enam Suresi, 123)

Kuran'da inkar edenlerin kurdukları tuzağın, büyüklüğü ve şiddeti ne olursa olsun Allah'ın kurduğu düzenin karşısında bir sonuca varamayacağı belirtilir. Elçilere karşı kurulan hileli düzenler, dışarıdan zahir gözle bakanlar için onların güç duruma düştükleri olaylar gibi görünebilir. Ancak Allah'ın tuzak kuranlar için hazırlanmış bir düzeni vardır ve Allah elçilere olan vaadini kesinlikle yerine getirir. Bu, Allah'ın değişmez bir kanunudur. Bu kanun birçok Kuran ayetinde haber verilmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:

Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir: Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır. Ve hiç şüphesiz; bizim ordularımız, üstün gelecek olanlar onlardır. (Saffat Suresi, 171-173)

Andolsun, biz Musa'ya ve Harun'a lütufta bulunduk. Onları ve kavimlerini o büyük üzüntüden kurtardık. Onlara yardım ettik, böylece üstün gelenler oldular. (Saffat Suresi, 114-116)

Allah, yazmıştır: "Andolsun, ben galip geleceğim ve elçilerim de." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır. (Mücadele Suresi, 21)

Kim Allah'ı, Resulünü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır. (Maide Suresi, 56)

Resullerin hayatı inkar edenlerin tuzaklarına karşı kazanılan galibiyet örnekleriyle doludur. Örneğin; Firavun bütün erkek çocukları öldürmüş, caydırıcı tedbirler almış, inananlara eziyet etmiş, ancak Hz. Musa'yı engelleyememiştir.
Kavmi, Hz. İbrahim'e tuzak kurarak ateşe atmış, fakat Allah ateşi esenlik kılarak onu kurtarmıştır.

Hz. Yusuf'u kardeşleri kuyuya atarak yok etmek istemişler ancak Allah bütün tuzaklarını tersine çevirerek Hz. Yusuf'u oradan kurtarıp hazinelerin başına getirmiştir.

Hz. İsa'ya da tuzak kurulmuş, onu öldürmek isterlerken de Allah Hz. İsa'yı göğe yükseltmiş, yine hiç ummadıkları bir şekilde inkarcıların tuzaklarını bozmuştur. Allah dilediğini dilediği şekilde yaratan ve Resullerini mutlaka galip getirendir.

ALLAH TÜM TUZAKLARDAN HABERDARDIR

Allah’ın gücünün farkında olmayan inkarcılar Elçilerin aleyhinde tasarladıkları tuzakları aralarında gizli gizli görüşürlerken bunlardan kimsenin haberi olmadığını düşünürler. Kapalı kapılar ardında olmanın da getirdiği rahatlıkla zalimce ve adaletsiz kararlar alırlar. İnkarcıların, bu planları yaparken kendilerini kimsenin görmediğini düşünmeleri aslında çok büyük bir yanılgıdır. Çünkü gizlinin gizlisini bilen Allah, bu planlardan en ince ayrıntısına kadar haberi olandır. Allah her yerdedir. Her sözü duyar, herşeyi eksiksiz görür. Allah bu çok önemli gerçeği bir ayetinde şöyle bildirmiştir:

Allah'ın göklerde ve yerde olanların tümünü gerçekten bilmekte olduğunu görmüyor musun? (Kendi aralarında gizli toplantılar düzenleyip) Fısıldaşmakta olan üç kişiden dördüncüleri mutlaka O'dur; beşin altıncısı da mutlaka O'dur. Bundan az veya çok olsun, her nerede olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir. Sonra yaptıklarını kıyamet günü kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah, herşeyi bilendir. (Mücadele Suresi, 7)

Kötülükleri örgütleyen, iyilerin aleyhinde planlar yapan, güçlerini birleştiren inkarcıların, kötülüklerini gizleme çabalarının ne kadar boş ve faydasız olduğu Kuran'da pek çok ayette haber verilmiştir:

Onlar, insanlardan gizlerler de Allah'tan gizlemezler. Oysa O, kendileri, sözden (plan olarak) hoşnut olmayacağı şeyi 'geceleri düzenleyip kurarlarken,' onlarla beraberdir. Allah, yaptıklarını kuşatandır. (Nisa Suresi, 108)

Sizden sözü saklı tutan da, onu açığa vuran da, geceleyin gizlenen de ve gündüzün ortaklıkta gezen de (O'nun Katı'nda bilme bakımından) birdir. (Rad Suresi, 10)

(Ey Muhammed,) Allah'ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir. (İbrahim Suresi, 42)

Hileli düzenleri kuranlar yaptıklarının karşılığını bazen hemen görmedikleri için büyük bir aldanışa kapılırlar. Allah’ın elçisinin tüm uyarılarına rağmen öğüt almayarak yaptıkları kötülüklere hız kesmeden devam ederler. Halbuki Allah onların zarar vermek amacıyla kurduğu her plandan haberdardır. Sadece onlara belli bir süre vermektedir. İşte Rabbimizin bu vaadini bilen müminler de tevekkül ve sabırla zalimleri bekleyen sonu gözlerler. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

Ben, onlara süre tanıyorum. Elbette benim düzenim (cezalandırmam) sapasağlamdır. (Kalem Suresi, 45)

Doğrusu onlar, hileli bir düzen planlayıp kuruyorlar; Ben de bir düzen kurup hazırlıyorum. Sen kafirlere bir mühlet ver, az bir süre tanı. (Tarık Suresi, 15-17)

İnkar edenler, kaçıp-kurtulduklarını sanmasınlar; gerçek şu ki, onlar (bizi) aciz bırakamazlar. (Enfal Suresi, 59)

Gemiyi yapıyordu. Kavminin ileri gelenleri kendisine her uğradığında O'nunla alay ediyordu. O: "Eğer bizimle alay ederseniz, alay ettiğiniz gibi biz de sizlerle alay edeceğiz" dedi. "Artık, ilerde bileceksiniz. Aşağılatıcı azab kime gelecek ve sürekli azab kimin üstüne çökecek." (Hud Suresi, 38-39)

Andolsun, senden önceki elçilerle de alay edildi, bunun üzerine Ben de o inkara sapanlara bir süre tanıdım, sonra onları (kıskıvrak) yakalayıverdim. İşte nasıldı sonuçlandırma? (Rad Suresi, 32)

Allah’ın Kuran'da kesin olarak vaat ettiği gibi müminlere kurulan tüm tuzaklar bozulmaya mahkumdur. Allah'ın bu gerçeği müjdelediği ayetlerden bazıları şöyledir:

Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık. (Enbiya Suresi, 70)

Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah'ındır. Güzel söz O'na yükselir, salih amel de onu yükseltir. Kötülükleri tasarlayıp düzenleyenler ise; onlar için şiddetli biz azab vardır. Onların tasarladıkları 'boşa çıkıp bozulur'. (Fatır Suresi, 10)

Yoksa hileli-bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat (asıl) o inkar edenler hileli-düzene düşecek olanlardır. (Tur Suresi, 42)